Gönderen Konu: Doğadaki Düzen ve Denge Nasıl Oluşuyor?  (Okunma sayısı 2555 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı baphomet

  • Forumun Ağası
  • Özel Üye
  • Forum Aşiği
  • *
  • İleti: 882
  • ÜYENİN İTİBARI 138
  • Cinsiyet: Bay
  • O Bir PCKoPaT
Doğadaki Düzen ve Denge Nasıl Oluşuyor?
« : 31 Aralık 2007, 13:39:42 »
Doğadaki Düzen ve Denge Nasıl Oluşuyor?Toplumsal Sistemde Denge ve Düzen Nasıl Oluşturulabilir?
konusunda toplumumu zu bilgilend irmek öncelikli bir yer almalıdır diye düşünüyorum.

Jeoloji-Paleontoloji-Toplum ilişkileri başlığı altında paleontol oji dersi notlarına eklediğim bir bölümün önsöz ve sonsöz kısımlarını aşağıya ekleyerek sizlere düşüncelerimi aktarmak istedim.

ÖNSÖZ:
İnsanlık doğa ve dünyanın nasıl oluşup-geliştiğini, hayatın nasıl oluştuğunu anlamaya ve hayatına bir anlam vermeye çalışmaktadır. Bunun için bilgi gerekmekt edir. Toplumumu zda egemen mevcut bilgiler iki farklı hayat görüşü ileri sürmektedirler.
Bunlardan en eski olanı yaratılış görüşüdür. Bu görüşe göre, doğa-dünya ve hayat varlıkların haricinde olan çok büyük ve ebedi bir varlık tarafından oluşturulmuştur. Bu hayat sistemind e insanın özel bir yeri vardır. Diğer tüm canlılardan farklı olarak, insanın ruhu vardır ve bu ruh, ölüm sonrası dönemde öteki dünya denilen başka bir dünyada ebedi olarak yaşayacaktır.
İkinci hayat görüşü, yaratılış görüşüne bir tepki olarak yaklaşık iki-üç asırdan beri oluşturulmaya başlanmıştır. Evrimci görüş olarak bilinen bu görüşe göre, doğada her şey rasgele olaylar sonucu oluşuyor ve doğal seçilim denilen ve nasıl olduğu açıklanamayan bir sistemle doğaya en iyi uyum sağlayanlar seçilip hayatta kalıyor, diğerleri eleniyorl ar.

Son çeyrek asır içinde bilgisaya rlı veri değerlendirme sistemler inin hızlı bir gelişme göstermesine paralel olarak fizik alanında doğadaki karmaşık sistemler in tasarımları ve değerlendirilmelerinin kolaylaşmasıyla birlikte “dinamik sistemler teorisi” gibi yeni fizik dalları oluşmaya başlar. Eskiden fizikçiler arasında doğa ve dünyamızda düzensizliğe doğru bir gidiş olduğu (yani maksimum entropi prensibin in geçerli olduğu) yönünde bir görüş egemenken, dinamik sistemler teorisini n oluşmasından sonra “maksimum enformasy on prensibin in” geçerli olduğu bir doğada yaşadığımız ortaya çıkmıştır. Diğer taraftan kuantum fiziği deneyleri maddenin en temel parçacıklarının her zaman
a) Kendileri nin gözlemlenip-gözlemlenmediklerinin farkında olduklarını, yani çevrelerinde kendileri yle ilişki içine girmek isteyen olup-olmadığını algıladıkları ve ona göre davrandıklarını,
b) en kısa yolu seçtiklerini;
c) en kısa zamanı kullandıklarını,
d) önlerindeki tüm olasılıkları hesaplaya rak işlem yaptıklarını,
e) en ekonomik konuma geçme dürtüsü içinde olduklarını,
f) evrensel ölçekte anında karşılıklı etkileşim yeteneğine sahip olduklarını
ortaya koymalarından sonra, doğadaki oluşum ve gelişimlerin “informati on & self-organisation” sistemi çerçevesinde gerçekleştiği anlaşılmıştır.

Bu durum üzerine, yaratılış görüşü savunucul arı atılıma geçip, “doğada hiçbir şey rasgele olmuyor, (intellige nt design) akıllı tasarım denilen bir sistem var” diyerek kendileri ni haklı göstermeye girişirler. Günümüzde durum böyledir ve dünyanın her yerinde bu tartışma tüm hızıyla sürmekte ve karşılıklı güç gösterileri arasında insanlık çocuklarını nasıl eğitip-yönlendireceği konusunda tam bir karmaşa içinde bulunmakt adır.
İnsanlarımız ise bu iki görüş arasında bocalayıp durmaktadır, çünkü görüşlerden hiçbiri insanlığa doğa ve dünyamızdaki hayat sistemini n oluşum, gelişim ve anlamını çelişkisiz ve mantıklı bir biçimde verememek tedir. Bu farklı görüşleri savunanla r ise karşıtlarının argümanlarını çürütmeye çalışarak, kendi görüşlerinin doğruluğunu ıspatlamaya çalışmaktadırlar. Günümüzde hala sürmekte olan bu karşılıklı suçlama ve savunmala rın kısa bir özeti şu web adresinde bulunmakt adır.
Science & Technolog y at Scientifi c American. com: 15 Answers to Creationi st Nonsense -- Opponents of evolution want to make a place for creationi sm by tearing down real science, but their arguments don't hold up

Yeryuvarının ve hayatın oluşum ve gelişim tarihi aşamalarını araştıran jeoloji bilimi bu noktada insanlığı aydınlatıcı temel veriler sunmakta ve yukarıda özetlenen toplumsal sorunun çözümünün nasıl olacağı konusunda yardımcı olabilmek tedir.

Bir toplumun kalkınması o toplumun üretim potansiye li ile orantılıdır. Üretim yapabilme k için bilgi sahibi olunması şart ve gereklidi r. Bilgi ise, tamamen eğitsel bir sorundur ve toplumlar da egemen hayat görüşlerine göre farklı farklı düzenlenmektedir. Geri kalmış toplumlar da insanlar sorunlarının çözümünü hep bir liderden, kurtarıcıdan bekleyece k şekilde bir temel eğitim alırlar ve bu nedenle aşırı şekilde tepeye bağımlı bir toplumsal hayat örgütlenmesi içine girerler. Tepeye Bağımlı Örgütlenmelerde sorumlulu k tamamen liderleri n sırtında olduğundan, halk düşünme tembelliğine mahkum edilmiştir. Sorunlarının çözümünü bir kurtarıcıdan bekleyen halk, fikir üretme ve sorunlarını çözme çabalarına girişmez. Dolayısıyla halkın bilgi üretme kapasites i otomatik olarak sınırlandırılmış olunur. Bilgi ise, verimli üretimin, kalkınmanın temel direğidir. İşte bu nedenle, bilgi üretmek konusunda bir kısırlık ortaya çıkar ve toplum geri kalır.
Değişim-dönüşüm içindeki bir doğa ve dünyada yaşıyoruz. Değişim-dönüşüme uğramayan hiçbir varlık yoktur. Değişim-dönüşümler ise varlıklar arasındaki karşılıklı etkileşimlerle oluşmaktadır. İnsanlık şimdiye dek doğadaki oluşum ve gelişimlerin varlıkların dışında-üstünde olduğunu sandığı bir güç sistemiyl e yönlendirildiğini varsaydığından, tepeye bağımlı hiyerarşik örgütlenmelere gitmiştir.
Değişim – dönüşümler varlıkların yapısal durumlarının da sürekli değişmelerinin temel nedendir. Bu nedenle doğada dinamik sistemler oluşur. Dinamik sistemler de her şey bir diğer öğeye bağımlı olarak zaman içinde sürekli değişime uğrar. Bu nedenle doğada tepeye bağlı (hiyerarşik) sistem değil, birbirler ine karşı bir üstünlükleri olmayan, karşılıklı bir bağımlılık ağı içinde, eş-değerli varlıklar arası etkileşimli bir sistemin olduğu ortaya çıkmış ve heterarşi (heterarch y) diye yeni bir terim türetilmiştir.
Doğa bilimleri ndeki bu yeni gelişmeler ışığında insanlarımızı bilgilend irmek, hayatın anlamını kavrayabi lmek ve toplumsal sorunlarının çözümünde kolaylık sağlamak amacıyla şu soruların yanıtları aranmıştır:

1- Doğada neden sürekli bir değişim-dönüşüm oluşmaktadır? Zaman kavramıyla ilişkisi nasıldır?
2- Hayat neden doğum ve ölüm üzerine gelişmektedir? Tavuk-yumurta döngüsü neden zorunludu r, hangisi diğerine bağımlıdır?
3- Değişim-dönüşümler hangi yöne doğru gitmekted ir? Doğadaki varlık boyutları zaman içinde hangi yöne kaymaktadır?
4- Varlıkların gittikçe büyüyen sistemler içinde bir araya gelmeleri nin (birleşme) nedeni nedir?
5- Birleşmelerde ortaklık kuralları (düzen-ölçütü) nasıl oluşturulmaktadır?
6- Maksimum enformasy on prensibi nedir? Bilgi neden üssel olarak gelişmektedir?
7- Simetri kırılması- solidifik asyon- köleleştirme etkisi kavramlarının birleşme kuralları oluşturulması ile ilişkisi nasıldır?
8- Toplumsal hayatta denge ve düzen şimdiye dek niçin tam sağlanamamıştır?

.
SONSÖZ:

Bizler gençlerimize ve çocuklarımıza muhtacız, çünkü yaşlandığımızda emeklilik gelirleri mizi onların üretecekleri ürünlerden elde edeceğiz. Ürün ve üretim ise tamamen bilgiye bağlıdır. Ne kadar iyi bilgi oluşturup, bu bilgileri çocuklarımıza aktarabil iyorsak, o kadar bolluk içinde bir toplumsal düzeyimiz olur. Gençlerimiz ve çocuklarımızı ne kadar iyi bilgilerl e donatırsak, onlar gelecekte o kadar verimli üretim yapacakla rdır ve bizler de o kadar rahat ve huzurlu yaşayacağız. Yani ne ekersek, onu biçeceğiz. Günümüz dünyasının toplumları kalkınmışlıklarını veya geri kalmışlıklarını hep atalarının ekinlerin e borçludurlar. Hangi toplumlar da atalar iyi-yararlı bilgiler ektiklers e, gelecek nesilleri daha iyi olmuştur. Dolayısıyla bir toplumun geleceği, en az 40-50 yıl öncesinden atılan bilgi tohumları ile belirleni rler ve ekilen bu bilgileri n sürekli değişim-dönüşüm içindeki doğa ve dünya koşullarına uyumluluk oranına göre iniş çıkışlar gösterirler.
Bu temel görüş doğrultusunda, biz öğretim üyeleri öğrencilerimizin en iyi bilgilerl e donatılmasını ve meslekler inde en iyi olmalarını isteriz, çünkü bu durumda geleceğimizi güvenceye almış oluruz. Jeoloji ve Paleontol oji dersi öğreticisi olarak benim temel amacım da tamamen buna yöneliktir: Jeolojik ve paleontol ojik verilerde n yararlana rak gençlerimizin yaşanılan doğa ve dünyadaki değişim-dönüşümlere en uygun bilgilerl e donatılmasını sağlamak!
Jeoloji ve paleontol oji yaşadığımız doğa ve dünyanın sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olduğunu ve zaman denilen olgunun da, bu değişim-dönüşümlerin doğal bir sonucu olduğunu ortaya koyuyor. Değişim-dönüşümlerin oluşma nedeni ise, varlıkların en temel yapıtaşlarının ölü-cansız değil, diri-canlı ve sürekli hareketli olmaları. Her şey bu en temel yapı-taşlarının kombinasy onları ile oluştuğundan, atom-molekül-hücre-beden gibi üst sistemler e doğru çıkıldıkça, değişim-dönüşüm aşamalarının süreleri değişiyor, ama değişim-dönüşümler değişen ömürler (süreler) ve değişen boyutlard a hep devam ediyor. Dolayısıyla doğada değişim-dönüşüme uğramayan hiçbir şey bulunmuyo r. “Değişim-dönüşüme uğramayan hiçbir şey bulunmuyo r” deyince, buna doğadaki oluşturucu kuvvet mekanizma sı da dâhil olmuş oluyor. İşte bu nokta gelenekse l statik düşünce tarzı ile güncel dinamik-sistemli (synergeti cs) düşünce tarzı arasındaki farkı oluşturuyor. Şöyle ki:
Gelenekse l düşünce tarzında, doğadaki oluşturucu güç sistemi (doğa veya Allah) sabittir, değişmezdir ve her şeyi önceden planlamıştır, dolayısıyla her şey o plana göre işleyip-devam eder. Dinamik-sistemli (synergeti cs) düşünce tarzına göre ise, doğada her şey değişim-dönüşüm içindedir. Maddenin en temel yapıtaşları sürekli hareket halinde, aktif, canlı varlıklardır. Onlar tek başlarına, küçük öğeler olarak kaldıklarında çok hareketli olmak zorundadırlar, çünkü çevrelerindeki tüm diğer öğelerle karşılıklı etkileşim içinde olmak mecburiye tindedirl er. Bu nedenle çok enerji harcayıp-çok yorulurla r. Halbuki birbirler iyle birleşip, daha büyük birimlere dönüştüklerinde, karşılıklı etkileşim-içine girmek zorunda olacakları öğe sayısı azalmış olacağından, daha az koşuşturur durumuna geçerler ve rahatlarl ar. İşte bu nedenden dolayı, doğa ve dünyadaki tüm varlıklar, sürekli olarak, en az enerji harcayaca k, en rahat konuma geçecek üst-sistem oluşturma çabaları içindedirler. Bu nedenledi r ki, atom-altı-parçacıkları atom denilen kimyasal elementle r içinde bir araya gelmişlerdir; atomlar moleküller, mineralle r içinde bir araya gelmişlerdir, ve bu böylece devam etmektedi r. Bu doğanın en temel yasasıdır. Dolayısıyla doğada hiyerarşik değil, heterarşik bir oluşum sistemin var olduğu, fizik biliminde ki yeni gelişmelerle ortaya çıkmış ve hiyerarşi yerine heterarşi diye yeni bir terim oluşturulması gerekmiştir. Hiyerarşi, her şeyin tepedeki büyük bir sisteme bağlı olduğu yönündeki gelenekse l yönlendirici kuvvet sistemini simgeler. Heterarşi ise, temeldeki birçok parçacığın karşılıklı etkileşimlerine dayalı olarak oluşturulan ortak mutabakat lara dayalı kuvvet alanı sistemine dayanır. Yani biri tepeden tabana örgütlenmeyi, diğeri tabana dayalı örgütlenmeyi gerektiri r.
Gelenekse l hayat görüşlerinde doğadaki tüm olayların önceden belirlenm iş bir şekilde oluşup-geliştiği, yani doğa ve dünyanın geleceğinin nasıl olacağının belli olduğu şeklinde bir yaklaşım söz konusudur . Bunun böyle olmadığı değişik yaklaşımlarla ıspat edilir.
Ben İmza Neyim BilmemParnakBassam Olurmu?

Çevrimdışı baphomet

  • Forumun Ağası
  • Özel Üye
  • Forum Aşiği
  • *
  • İleti: 882
  • ÜYENİN İTİBARI 138
  • Cinsiyet: Bay
  • O Bir PCKoPaT
Doğadaki Düzen ve Denge Nasıl Oluşuyor?
« Yanıtla #1 : 31 Aralık 2007, 13:40:21 »
A- Önce fiziksel bakış açısından bakalım.
A1- Maddenin en küçük parçacıkları olan foton, elektron gibi temel yapıtaşlarının davranışları tamamen olasılık hesaplama larına göre gerçekleşmektedir. (Temel fizik ilkeleri, 3.2.1. bölüm) Bu demektir ki, doğa ve dünyamızı oluşturan en temel öğeler bile, önceden belirlene n bir güç sistemi ile değil, kendi dalga boylarıyla ölçüp-değerlendirdikleri bir sisteme göre davranıyorlar. Davranışları belirleye n bu dalga sistemi ise, bilgi faktörü olarak karşımıza çıkıyor ve sürekli değişip-dönüştürülerek, üssel şekilde artan bir sistem oluşumuna doğru gidiliyor . (Atom-altı-parçacıkların kombinasy onları ile oluşturulan H, He, O, Si, C, Fe, vs gibi temel elementle r de yine olasılık hesaplarına göre davranıyorlar.)
A2- Doğada her şeyin “Informati on & Self-organisation” sistemine göre oluşup-geliştiği yine yeni fizik dalı olan “Dinamik sistemler teorisi = synergeti cs”in ortaya koyduğu bir gerçektir. Bu nedenle “maximum ınformation principle” gibi bir genelleme ortaya konulmuştur.
B- Biyolojik bakış açısından duruma bakıldığında, hücrelerin de yine olasılık hesapları yaparak en fazla olasılığa göre davranışlarını belirledi kleri saptanmıştır. (Fiorillo ve diğ. 2003; Shizgal & Arvaitogi annis 2003)
C- Paleontol ojik bakış açısından değerlendirildiğinde: Fosil bulguların bol olduğu son 550 milyon yıllık zaman dilimi içinde canlılar aleminde 8 defa büyük canlı yok oluşu yaşanmış ve her yok-oluş döneminden sonra, eski organizma ların yerlerine yeni organizma türleri ortaya konularak hayat devam etmiştir. Her şeyi önceden planlayan bir güç sistemi, bu durumda 8 defa yanılgıya düşüp, tekrar yeniden bilgileri ni düzeltmiş olmak durumuna düşer.
D- Felsefe açısından değerlendirildiğinde: Doğadaki parçalardan bütüne doğru olan yapısallaşma ve büyümenın teorik ilkeleri felsefi bakış açısından “Theory of integrati ve levels” başlığı altında Feibleman (1954) tarafından şöyle özetlenmiştir:
i-Her sistemde, üst düzey alt düzeye bağımlıdır.
ii-Her sistemde, üst düzey alt düzeye yön (hedef) gösterir.
iii-Herhangi bir düzeyin oluşumunda, oluşturma erki alt düzeydedir; üst düzey sadece hedef gösterir.
Bu ilkeler doğada her şeyin içindeki parçacıklara bağımlı olduğunu göstermektedir.
E- Bilgi oluşumu üssel ve integrati f bir gelişim göstermektedir. Her şeyi önceden bilen bir yaratıcı söz konusu olsaydı, bilgi sabit olurdu ve her şey o sabit bilgiye göre bir defa yapılır ve her şey olup-biterdi. Halbuki doğada bilgi üssel bir şekilde gelişim gösterir. Yani bilgi sabit değildir.
F- Zaman kavramının doğada sürekli bir değişim-dönüşümü gerektirm esi, önceden her şeyi bilerek tasarlaya n bir güç sistemine uygun değildir, çünkü doğada değişip-dönüşmeyen hiçbir şey olmayacağından, sabit bir yaratıcı da olamaz.

Görüldüğü üzere, doğa ve dünyamız, varlıkların kendi aralarında karşılıklı etkileşimlerle oluşturdukları bilgilere (kuvvet alanlarına) göre oluşturulup, şekillenmektedir. Önceden belirlenm iş bir davranış belirleyi cilik, vs. söz konusu değildir. Halbuki atalarımızın tasavvur ettikleri oluşturucu güç sistemi değişken bir kuvvet alanı değil, tersine sabit, değişmez, ebedi bir güçtür. 3-4 bin yıl önceki atalarımızın kil tabletler e yazılı olarak bıraktıkları bilgilerd en, onların bu gücü nasıl tasarladıklarını anlayabil iyoruz. Onlara göre,  doğada görülen her güç türünü oluşturan bir tanrı vardır: rüzgar tanrısı, deniz tanrısı, Güneş tanrısı, vs.. Bu güçlerin sahipleri insan görünüşündedir ve insanlarl a evlenmele rinden asil soylu ve çok uzun ömürlü yarı-tanrısal krallar doğarlar.
Zaman içinde insanların bilgi düzeyleri geliştikçe, doğadaki bu güçlerin tasarım şekli de değişir. Doğadaki tüm farklı kuvvet çeşitlerinin tek bir güç sistemi tarafından oluşturulup-uygulandığı görüşü oluşturulur. İnsansı surette olan bu güç sahibinin sadece belli insanlara görünüp, onlar vasıtasıyla ait oldukları toplumlar a ilahi mesajlar gönderdiği görüşü yaygınlaşır. İnsanlar onun elçileri vasıtasıyla gönderdikleri mesajlara uyarak yaşarlarsa, öteki dünyada mutlu bir ebedi yaşam süreceklerdir.
Şekil 11.9: Gelenekse l hayat görüşlerinde doğa ve dünyanın harici bir sahibi olduğu (otorite) ve bu otoriteni n görüşüne veya yönlendirmesine uygun bir düzen ölçütüne göre varlıkların davrandıkları varsayılır. Otorite sabit ve değişmez bir düzen ölçütü oluşumunu gerektiri r.
Halbuki:
i- Doğa ve dünya (çevre koşulları) sürekli değişmektedir
ii- Bedendeki hücrelerin bu değişen koşullarla rezonansa girmesi gerekiyor
iii- Sabit-değişmez düzen ölçütüne göre şartlanmış beyin hücreleri, düzen-ölçütünde değişiklik yapamadıkları için rezonansa girecek amino-asit değişimlerini yapamıyorlar.
iv- Bu durumda beden çevreye uyumsuz olarak kalıyor ve kendisini huzursuz-rahatsız hissediyo r.

Doğada değişim-dönüşüm sürdükçe, beyinlerd eki hücreler bu değişim-dönüşümleri algılayıcı yeni sinaps-devreleri oluştururlar. Yeni sinaps devreleri oluşturmak yeni düşünce sistemler i oluşturmak anlamına gelir. Halbuki eskiden oluşturulmuş gelenekse l hayat görüşleri değişim-dönüşümsüz bir sistem varsayımına göre olduğundan (örn. Kutsal kitap bilgileri nin tek doğru oldukları ve değiştirilemez olduğu inancı), bu dogmatik bilgileri n değişen yeni-doğa ve dünya koşullarına uygun olmamaları durumu ortaya çıktıkça, eski kitaplard a tahrifatl ar yapılmış olması gerektiği gibi çözüm yolları oluşturulmuştur. Halbuki en eski kitaplar kil tabletler üzerine yazılmış çivi-yazısı belgelerd en oluşmaktadır ve bu tabletler de değişiklik-tahrifat yapılması söz konusu değildir. Değiştirilen şey, beyinlerd eki sinaps yapıları (yeni amino-asit-dizilimleri) ve bu yeni amino-asit dizilimle rine dayalı olarak gelişen yeni sinyal sistemler i, yeni düşüncelerdir.

Atalarımızın oluşturucu güç anlayışında bu güç her şeyi anında yapabilen bir güç-sistemi olarak tasarlanmıştır. Halbuki doğadaki oluşum-ve gelişimler tamamen varlıklar arası sinyal alış-verişleri sonucu oluşturulan ve belli bir kaos dönemi sonucu ulaşılan düzen ölçütlerine göre gelişmekte ve uzun zaman aralıkları gerektirm ektedir. Yani bir şey yapabilme-oluşturma bilgisi (informati on & self-organisation), varlıklar-arasında çok uzun süreli etkileşimleri zorunlu kılmaktadır. Şöyle ki: 13-14 milyar yıl öncelerinin evreninde (Big-bang evresinde) sadece atom-altı-parçacıklardan oluşan bir kozmos, bir sonraki evrede H ve He ağırlıklı bir bileşime sahip olan bir kozmos söz konusudur . Dünyamız ve güneş sistemimi zin oluşumuna yola açan süper-nova (büyük-yıldız) ise, yaklaşık 5 milyar yıl önce oluşmuş ve dünyamızdaki yaklaşık 92 tür kimyasal temel element oluşturulmuştur. Yaklaşık 4.6 milyar yıl önce oluşan dünyamızda hayat yaklaşık 3.5 milyar yıl önce ortaya çıkmıştır ve sadece çekirdeksiz hücrelerden (prokaryot a) oluşmaktadır. Çekirdekli tek hücreli canlılar ise ancak 2 milyar yıl önceleri oluşabilmişlerdir. İlk hayvanlar ise ancak yaklaşık 0.6 milyar yıl önceleri oluşabilmişler, insan ise yaklaşık 2.5 milyon yıl önce oluşmaya başlamış ve yaklaşık 40 bin yıl önceleri ilk belirgin insansı davranışlar (mağara duvarlarına resim yapma, mızrak, iğne, vs.) sergileme ye başlayabilmiştir. Yani insan gibi düşünen ve çeşitli senaryola r üretebilen bir varlığın düşünce ve davranışlarını tetikleye n madde bileşimi, 14 milyar yıllık evrenimiz in ancak son 40 bin yılı içinde olgunlaşabilmiştir. Yani doğada bir şeyin oluşması, varlıklar arası karşılıklı etkileşimlere bağlı olduğundan ve karşılıklı etkileşimlerle ortak bir mutabakat a ulaşılması, uzun süreli kaotik devreleri n sonunda gerçekleştiğinden, dünyamızdaki oluşumlar yaklaşık 14 milyar yıllık bir süreçte ancak ortaya çıkabilmişlerdir.

Anlaşılacağı üzere, atalarımızın doğadaki oluşturucu güç sistemi tasarımı, varlıkların karşılıklı etkileşimlerine dayalı olarak ortaya çıkan bir fiziksel kuvvet alanı şeklinde değildir. Tersine, görünmeyen bir insansı varlık şeklindedir. Doğa-bilimsel araştırmalara göreyse, doğadaki oluşturucu güç, sadece ve sadece varlıkların karşılıklı etkileşimleri sonucu ortaya çıkan kuvvet alanlarından oluşurlar ve maddeleri n kombinasy on dereceler i değiştikçe de sürekli değişmektedirler.

Geçmiş bölümlerde gösterildiği üzere, doğadaki düzen varlıkların kendi aralarındaki karşılıklı etkileşim sonuçlarına göre oluşmaktadır. İnsanlık ise toplumsal düzenini, tepeye yerleştirdiği (seçtiği veya seçildiğine inandığı) kişilerin inisiyati flerine bırakmaktadır. Doğadaki temel sistem gereği tek bir varlığın yönlendirmesine göre düzen ve denge oluşumu olanaksız olduğundan, toplumsal denge bir türlü oluşturulamamaktadır. Bu dengesizl iklerden rahatsız olan insanlar da, sık sık ihtilalle r, isyanlar, demokrati k seçimler, vs. ile tepeye gelecekle ri sürekli değiştirmeye çalışarak, dengeli bir toplumsal hayat sistemi oluşturmaya çalışmakta, ama bir türlü başarılı olamamakt adır.
Tek bir çözüm vardır, o da doğadaki sisteme uygun davranmak tır. Bunun yöntemi ise, insanların çevreleriyle ilişkilerini kendi gözlem ve deneyimle rine uygun olarak bizzat ayarlamal arıdır. Dolayısıyla toplumda düzen ve denge oluşturmak için, tepeye yerleştirilecek insanları değil, kendi bedeni içindeki yapısallaşmaları değiştirmesi gerekmekt edir. Bu da tamamen yeni bir hayat görüşü oluşturmak ve ona uygun davranmak demektir.
• Bizler sorunlarımızı ancak kendimiz çözebiliriz. Kimse uzaydan veya başka devletten gelerek sorunlarımızı çözemez.
• Sorunları çözebilmek için akıl ve mantığımızın sağlam olması gerekir.
• İnsanların akıl ve mantığı, ana hatlarıyla çocukluk evresinde şekillenir. (Ağaç yaşken eğilir prensibi = simetri kırılması ve solidifik asyon) (Simetri kırılması, solidifik asyon, düzen-ölçütü, köleleştirme gibi kavramlar için “Temel fizik ilkeleri” bölümündeki “sinerjeti k” kısmına bakınız.)
• Bu nedenle sorunlarını çözmekte başarılı olamayan toplumların (ki sorunu olmayan hiçbir toplum da yok zaten), eğitim sistemler inde ve gelenek- göreneklerinde köklü yanlışlıklar var olmak zorundadır çünkü, akıl ve mantık sorunlarımızı çözmemiz için vardır; çözemiyorsak, hatalı bir sabitleştirme yapılmış demektir.
Eğitimde veyahut akıl-mantık sistemi yapısallaşmasında yapılan temel yanlışlık nedir? Hangi yanlış sabitleştirme (solidifik asyon) yapılmaktadır?
En büyük yanlışlık, doğadaki oluşum ve gelişim sistemini n nasıl olduğu, yani bir şeyi yapma-oluşturma erkinin, dolayısıyla oluşacak yapının sahipliğinin kime ait olduğu konusunda yapılmaktadır.
Şöyle ki:
Gelenekse l hayat görüşlerinin hepsinde, doğa ve dünyamızda bir şeyi yapma-oluşturma erkinin veyahut sahipliğinin beden dışında bir varlığa ait olduğu yönünde bir eğilim vardır. Bu nedenledi r ki, bedenleri mizin sahibi olarak hücrelerimizi değil, bedenimiz dışında hayali bir şey tasarlarız ve ne olduğunu tarif etmekten de aciziz. Kafamız bu konuda tamamen karışık bir duygu içindedir.
Bu temel hata nedeniyle, toplum dediğimiz yapının sahipliği konusunda da kafamız karma karışık duygular içindedir. Hem toplumun sahibi olarak insanların olması gerektiğini düşünürüz, hem toplumsal sisteme her yönüyle sahip çıkıp, ona zarar verecek her türlü eyleme karşı çıkmayız. “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” gibi bir deyişin oluşmasına olanak tanırız.
Bu hatalı hayat görüşünün nedeni, atalarımızın doğa ve dünyadaki oluşum ve gelişimleri hatalı yorumlamış olmalarından ve bu hatalı yorumlarını gelenekle re dönüştürerek, nesilden nesile aktarmala rından kaynaklan maktadır.


Şekil 11.10: Doğa ve dünya sürekli bir değişim dönüşüm içindedir ve her şey tavuk-yumurta döngüsü içinde, doğum ve ölümlü bir sistemde gerçekleşir. Böyle bir sistemde düzen ölçütü denilen toplum-hayatı kuralları ilgililer in (meslek sahipleri nin) karşılıklı etkileşimleriyle oluşturulur. Bireyler değişim-dönüşümlü bir doğal sistem içinde yaşadıklarını bildikler inden, sürekli olarak doğadaki değişim-dönüşümleri takip ederler ve düzen ölçütlerini sürekli olarak düzeltirler.

Çözüm basittir: Bedenleri mizin sahipliğini hücrelerimize, toplumun sahipliğini de insanlarına havale ettiğinizde, tüm sorunlar çözülecektir, çünkü kimse sahibi olduğu bir şeyin kötü duruma düşmesini istemez.
Görüldüğü üzere, eğitim sistemimi zde gerçekleştireceğimiz kökten bir değişiklikle, tüm sorunları ortadan kaldıran bir yapısallaşmaya geçilecektir.
Toplumsal hayatta düzen ve dengenin sağlanması için liderleri değil beynimizd eki amino-asit dizilimle rini değiştirmemiz gerekir. Bu değiştirme işlemini ise ancak ve ancak hücrelerimiz yapabilir ler.
Tüm canlılar değişim-dönüşüm sistemi içindeki bir doğa ve dünyada oluşup geliştiklerinden, davranışlarını bunlara uygun olacak şekilde ayarlarla r. Ayarlama işlemleri hücreler tarafından aminoasit dizilimle rinin yeniden düzenlenmesi şeklinde gerçekleşmektedir.
Biz insanlar sorunlarımızı çözemiyorsak, bedenimiz deki amino-asit dizilimle rinde hatalı bir dizilim gerçekleşmiş demektir. Bu hatalı dizilim de, bizlerin hücrelerimizi yanlış yönlendirmiş, onlara doğa ve dünyayı yanlış tanıtmış olmamızdan kaynaklanırlar. Çünkü hücreler duyu organlarından gelen verilere göre bedenleri n işleyiş şekillerini düzenleyecek ve doğadaki tüm değişim-dönüşümlere uyabilece k yapısallaşmalar oluşturacak temel yeteneğe sahiptirl er.
Doğadaki düzen ve denge ancak ve ancak tüm varlıkların karşılıklı etkileşimleri ile oluşturula bilinmekt edir. Toplumsal hayattaki düzen ve denge de tüm insanların çevreleri ve kendi aralarındaki karşılıklı etkileşimleri ile mümkün olacaktır. Etkileşimler ise karşılıklı anlaşma-ve uzlaşmalar (mutabakat lar) şeklinde olmaktadır.
Hepimiz aynı dünya gemisinde yiz ve doğadaki denge ancak ve ancak tüm varlıkların karşılıklı etkileşimleriyle mümkün oluyor. Dolayısıyla global (küresel) toplum hayatı da ancak tüm toplumların karşılıklı olarak anlaşıp-uzlaşmalarına dayandırılmak zorundadır.
Ben İmza Neyim BilmemParnakBassam Olurmu?

 

Sitemap 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 
Kısayollar
Gemlik Haberleri
Gemlik Haberleri
Gemlik Resimleri
Gemlik Ulaşım
Gemlik E-Randevu Gemlik Aile Hekim
Gemlik Video
Gemlik Şiirleri
Gemlik Tel Rehberi